güne dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güne dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mamut...
2-3 yıl önce cafede oturduğumuz günlerden birinde...
ki...
insan niye cafede oturur?
bişeyler yiyip içmek için
gelen geçeni etrafı seyretmek için
gelen geçenin oturanı seyretmesi için
gelen geçenin içindeki tanıdıklarında gelip masaya eklemlenmesi için...
aslında hepsi için
son günlerde sosyalleşme diyorlar bunada...
ve aktiviteden kabul edilir olmuş...
ilginç tabii...
sosyalleşmek cafede oturup geyik çevirmeye indirgendiyse
benden sosyali yok demektir....
neyse işte
2-3 yıl önce oturduğumuz cafede arkadaşın arkadaşı olarak eklemlenenlerden biri
olarak tanışmıştık musayla...
ilk tanıştığımızda arabayı çekmek için anahtarı isteyen garson mamutu izleyip
arabaya kısaca bakıp
''kaç km.de '' falan filan bi sürü soru sordu...
sonrada ''satıyor musunuz bunu'' demişti...
önce ''yoo'' dediysemde
sonra sanırım şöyle birşey düşünmüş olmalıyım...
araba öyle ahım şahım bişi diil...
herhalde elinde ya da bildiği daha iyi bir araba var onu söyleyecek önerecek...
hemen düzelttim...
''daha iyi bişey varsa satarız tabi '' diye...
o da
''yoo'' dedi...
__ben arabamı satıp yeni araba alıcamda onun için sordum...
''hıı''
filan demiş olmalıyım...
geçmiş zaman neylersin...
sonra masadaki herkese sordu
__satıyor musun...
kimse satıcı çıkmadı o gün için...
bense ilginç bulmuştum adamı...
ortada hiç bir arabada satılık ilanı tabelası vs.si yokken
sormuştu tek tek arabaları...
kimin aklına gelirki
veya
araba galerileri,otopazarları,gazete ilanları ne işe yararki...
yinede matrak bi adamdı
sanırım o yüzden
çok anlam yüklemedim...
üstünden aylar geçti yine karşılaştık...
satmış arabasını
ve arkadaşının kuzeninin arabasını almış...
aldığı araba kuzenin araba olunca
1 yıl önce matraklığından dolayı sokmadığım kategori geliverdi aklıma...
adam tecrübe üstadı...
hayır tecrübe etmiyor
tecrübeyi değerlendiriyor ranta çeviriyor...
ya çok saf
ya kolaycı
ya da bildiğin çakal...
laf lafı açtı anlattı tek tek
baharda evini satmış
abisinin bacanağının evini almış oraya taşınmış...
baharda satmış çünkü o zaman daha iyi para edermiş...
kış aylarında piyasa düşermiş...
iyii güzel...
geçenlerde bilmem kaçıncı karşılaşmamızda...
kaldığı yerden devam etti musa
__içinizde sarozda evi olan var mı
birbirimize baktık
ı ıh çıkmadı sarozda ev...
__yok dedik
__peki arsa var mı...
__geliboluda var olur mu...
__olmaz sarozda yok mu
__ee yok
masadaki hiç bir konuyu,espriyi,dönen dolabı,dedikoduyu,alımı satımı,
ölümü doğumu kaçırmamaya yeminli olduğundan...
masa civarından ayrılmayan garson mamut
hemen el koydu olaya...
__kızkardeşimin evi var orda
musa çekti yanındaki sandalyeyi
__otur mamut...
otururken başladı mamut sorulara
''kalmak için mi istiyorsun
hafta sonu için mi sezonluk mu
onlar orda şimdi ama haftaya dönerler zaten yılda 15 gün kalıyolar boşuna duruyor orda ev''
''ı ıh'' dedi musa kalmak için değil almak için arıyormuş...
evin yerini şeklini şemalini konumunu yapım yılını herbişeyini öğrendi
ekranda haritada da gördü yerini
döndü mamuta
''ara bakim kızkardeşini kaç para istiyormuş eve''
mamut bi heves çıkardı telefonunu aradı...
konuştukça suratı düştü...
yok...
satmıyor kadın evini barkını
hatta kiraya mirayada vermiyor...
seviyor evini...
''ben bi kolaçan edeyim etrafı bulurum sana ev
olmazsa veririm kardeşimin telefonunu ararsın sürekli belkide ikna olur dedi''
''akrabanın akrabaya akrep etmez ettiğini'' diyen hangi atamızsa kesin mamutu tanıyor olmalı...
sokaktaki can'lara bir kap su birazda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...
aslında garsonun adı mahmut elbette
yani mamut filan değil...
bundan 20 yıl önce cafede ilk işe başladığında adını sormuştum
mamut dedi...
böyle isim mi olur dedim
ortasında ''h'' var dedi...
yani bu ''h'' yi kendi bile sonradan ilave ediyor...
çünkü adam kelime ortasında yer alan h harflerini yutuyor
ve yetmezmiş gibi ...
benim yazarken genelde kullanmadığım şapkayı o konuşurkende kullanmıyor...
tahta değil tata
veya
hâdi bey değil hadi bey
gibi...
uzun kelimelerde hepimiz attık pastahane pastane gibide
5-6 harfliler sağlam duruyordu hala
en berbatı ''kahkaha attım'' demesi oluyor elbette....
cümle ''kaka attım'' a dönüşüyor...
işte 20 yıl önce o gün ona ''mamut'' demeye başladım
öylede kaldı...
neyse...
musaya bir telefon geldi bu sırada
kankasınıda bize hediye etti jet hızıyla gitti...
yazılı olmayan 1. kuralımızdır
ortamdan ilk kalkan olmayacaksın
olursanda arkandan bik bik edildiğini bileceksin...
hayır efendim dedikodu filan değil...
masanın kadrolularının hepsi bilir eklemlenenlerde en kısa sürede öğrenir...
o yüzden masadan kalktıktan 3 dakka sonra ararız kalanlardan birini...
''tamam yeter sıkılmadınız mı konu değiştirin'' demeye...
boş atsanda dolu tutarsın...
kankasına döndüm...
__bu adamda tecrübe fetişi var üstelik fazla sağlamcı obsesif ve dırdırcı
__niye
__niyesi var mı yok kuzeninin arabası
yok teyzesinin dıdısının arazisi
yok tanıdığının oturduğu ev...
bu ne ya adam tanımadığıyla iş yapmıyor ve boş mülkle uğraşmıyor...
''kötü olsa onun olmazdı''mantığı var...
__sağlamcı ve obsesiftir doğruda dırdırcılığını nerden çıkardın...
__ne yani adam niye tanıdıkla iş yapıyor dışa açılmıyor sanıyorsun
emlakçıdan ev alsa evin patlayan kanalizasyonu için kimi arayacak
emlakçıyı arasa ''banane'' der
evin eski sahibini arasa suratına kapar telefonu
ama senden ondan bundan alırsa
her çıkan sorunda
tanıdıklık,arkadaşlık tanışlık hatırınada olsa bir muhatap bulacak...
ortalık gül gülistanken ev onun evi...
ortalık yangın yerine döndüğünde hep senin evin olarak kalacak...
__hmmm
__musanın sevgilisi var mı bu aralar...
__yok
__iyii Allah verede evlenmeye kalkmasa
__ne?? heee yokkk artık yaaa hahaha
bu söylediğimin üstüne masada kim varsa gülmekten çatlıyordu geçen yıl...
niye güldüklerini anlamamıştım...
dün gece kankası aradı
__sedencim bizim musa var ya
__eee
__hee işte o evleniyor senin evi bilmediği için bana bıraktı davetiyeni
sana ben getiricem o da seni telefonla arayacakmış ama ''söyle dalga geçmesin '' diyor
__kimle evleniyormuş...
__şeyyy eee 10 senedir birlikte çalıştığı bi arkadaşı vardı
__eee
__işte kadın 3-4 yıl önce boşanmıştı kocasından...
__eee
__işte o mutsuz devrede bunlarda iyi anlaştıklarını farketmişler şimdide evleniyorlar...
yazılı olmayan 2. kuralımız
masadan ilk kalkanın ardından yapılan bik bik...
masada kalanlar tarafından
kalkana en kısa zamanda itinayla yetiştirilir...
sn:hayırlı,huzurlu ve mutlu bayramlar dilerim...
haftanın ardından...
bu sefer yollardan işlerden değil
haftadan yorgunum...
hani doğarken ister istemez bir çaba gösterip dünyaya uyum sağlamaya çalışıyoruz ya..
o yüzden her insan doğduğu günün öncesi ve sonrasında
böyle acaip bir yorgunluk hissediyor üstünde...
zaten ben biraz fazla çabalamışım fazlaca da yorulmuşum ...
işte o gün bugündür dinlenmek için yaşarım...
inanmadınız di mi
iyii
bende zaten şaka yapıyordum...
doğumgünü haftam 23 nisanla birleşiyor...
doğal olarak her yıl olduğu gibi bütün sokak balkonlara pencerelere asılan bayraklarla anarız 23 nisanı...
kimi acelecidir günler önce asar...
işten dönerken sokağa girdiğimde 3-5 ev asmıştı bayrağı...
yorgun ve de argın öylesine bakınarak yürürken
balkonun birinde bayrağın iki yanına asılmış iki koca demet balon gördüm...
kırmızı beyaz filanda değil...
rengarenk...
''yok artık abartınında aşmışı''
akabinde
''olur tabi niye olmasın ulusal egemenlik ama aynı zamanda çocuk bayramıda''
düşüncelerinin arasında sarkaç gibi gidip gelirken...
dank etti görüntü...
len bu bizim balkon...
bayrağın kenarından bakanlar korsiyle feriş...
insanoğluna metrelerce zıplama kabiliyeti verilseymiş keske...
zıpla al balonları yok et uçur filan...
çok seri hemde çok fazla seri
kendi etrafımda bir tur dönüp
kim gördü kim görmedi kontrolü yaptım...
hee evet insanlar,çevre,toplum,konu,komşu
üstelik birde el olan alem ne dedi bıdı bıdısı...
sonra ezbere aldığımız ''elalem ne derse desin asıl önemli olan sensin'' bikbiki...
hikayedir tabi hepsi...
her abuk olayda şöyle bi bakıyoruz etrafa...
bu düşünerek aşılacak bir konu olsa aşmıştık bile çoktan...
yoksa aşmamış mıydık...
kaldırıma takılıp düşenlere bakın...
önce dizini kolunu mu kontol ediyor...
yoksa etraftaki insanlardan kaçının görüp görmediğini mi....
iki grupta toplarsak bu düşenleri
düştüğü anda lastik top gibi ayağa fırlamışsa...
çevrede kimsenin olmadığına inanmıştır...
ve bir münasebetsiz gelmeden ayağa kalkmak istemiştir...
yok eğer düştüğü yerden kalkmayıp üstüne başına bakıp
''hahaha ayyh ben düşene çok gülerim kendimede gülerim şekerim''
diye şen kahkahalar atıyorsa...
kesinlikle ya bir plazada ya otelde ya meydanda düşmüştür etraftaki yağmur gibi kalabalığın
3 ü 5 ide yardıma gitmiştir...
vermek istediği mesaj
''bak bak kendimle dalga bile geçebiliyorum böyle şeyler çoook sıradan''
dır...
sokaktaki can'lara bir kap su birazcıkda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...
birde gruplar üstü acaip insanlar vardır büyükpatron gibi...
düştüğünde avazı çıktığı kadar bağırıp yardım istediğinden
gören görmeyen duyan duymayan toplanır başına...
çevrede ilgilenmeyen 3-5 kişi kalmışsa,
sesinin onlara ulaşmadığını düşünüp daha da fazla bağırır...
yazın arazide düşmüştü...
canhıraş bir feryat koptu
yerde yatmış bacağını tutuyor...
''bittim mahvoldum ambulans hastane ...''
sondajcı paçasını sıvayıp bakmak istedi
feryat figan dokundurtmadı
''pantolonu kesin'' diye bağırıyor...
bizim sondajcıda çok mu acil servis seyretti neyin nesiyse...
bir maket bıçağıyla dize kadar kesti pantolonu...
ne yalan söyleyeyim huyunu suyunu bilmeme rağmen
ben bile
kırılmış ve fırlayıp deriyi filan parçalamış bir kemik bekliyordum...
bir baktık 50 kuruş boyutunda minicik berelenme...
içimdeki chuky böyle zamanlarda harekete geçiyor...
sağlam bi tekme indir şu bacağa 'öyle yaralanılmaz böyle yaralanılır' de diyor...
yinede batikon sürdük...
ama ona yetmedi...
batikonu alıp boca etti o minicik bertiğe...
tepemizde beklediği zaman işin daha çabuk biteceğine inanan mimar işe yaradı bu sefer...
dönüşte arabayı patrona bıraktım mimarın arabasıyla döndüm...
büyükpatronun ne yapacağını bilmek için müneccim olmak gerekmiyor...
arabayı ofise en uzak yere parkedecek....
tüm çarşıyı kesik pantolonu ve özellikle aksamasına itina ettiği bacağıyla ağır ağır bir kaç kez geçecek
her ''vah vah nolduuu'' diyene bire bin katarak anlatacak...
bakıpda ''aa yok bunda birşey'' diyene homurdanıp terslenecek...
nitekim dediğim gibi oldu
ben ofise gittikten 1,5 saat sonra ancak geldi...
o bol bulup döküp durduğu batikon kırmızı kırmızı yol yol akmış bacaktan...
arazide takılıp bacağını sürtmüş gibi değilde sanırsın katliamdan kılpayı kurtulmuş gibiydi...
son hızla çıktım merdivenleri...
balonları bir an önce özgürlüğüne kavuşturup evin dış görünüşünü normaliteye sığdıracağım...
hediyeyse hediye napabilirim içeri alıp sönene kadar onlarla oturacak halim yok...
soruluncada feriş ipi kemirmiş derim olur biter...
ferişe sorup doğrulatacak halleri yok herhalde...
ipleri çözmek için balkona çıktım ip sandığım kördüğüm edilmiş halatımsı birşey çıktı ...
gittim maket bıçağını alıp balkona geldim...
karşıdaki balkongüzeli ''merhaba ''dedi...
bunlar en küçüğü 25 yaş civarında en büyüğü 90 yaşlarında 5 kişilik enteresan bir aile...
2 yıl önce taşındılar...
hepsi sigara içiyor ama evde değil balkonda...
yaz kış sabahları çayını tostunu kapan yine balkonda
herhalde manzaralı daire diye keklediler bunları...
onlarda para boşa gitmesin diye bütün gün balkonda bellerine kadar sarkıp kafalarını sola çeviriyorlar...
çünkü daire ancak o zaman manzaralı oluyor...
sandalyede düzgün düzgün otururlarsa manzaraları bizden ibaret...
neyse kadıncağız merhabanın ardından bir demet balon gösterdi
''sizinkiler çok güzel duruyordu bizde asacağız''
dedi...
süper...
attım maket bıçağını masanın üstüne...
sorun kendiliğinden çözüldü...
küçüğünden büyüğüne bütün saçmalıklar yaygınlaştıkça normalleşir...
bunuda ister iyiye kullanırsın ister kötüye...
haftadan yorgunum...
hani doğarken ister istemez bir çaba gösterip dünyaya uyum sağlamaya çalışıyoruz ya..
o yüzden her insan doğduğu günün öncesi ve sonrasında
böyle acaip bir yorgunluk hissediyor üstünde...
zaten ben biraz fazla çabalamışım fazlaca da yorulmuşum ...
işte o gün bugündür dinlenmek için yaşarım...
inanmadınız di mi
iyii
bende zaten şaka yapıyordum...
doğumgünü haftam 23 nisanla birleşiyor...
doğal olarak her yıl olduğu gibi bütün sokak balkonlara pencerelere asılan bayraklarla anarız 23 nisanı...
kimi acelecidir günler önce asar...
işten dönerken sokağa girdiğimde 3-5 ev asmıştı bayrağı...
yorgun ve de argın öylesine bakınarak yürürken
balkonun birinde bayrağın iki yanına asılmış iki koca demet balon gördüm...
kırmızı beyaz filanda değil...
rengarenk...
''yok artık abartınında aşmışı''
akabinde
''olur tabi niye olmasın ulusal egemenlik ama aynı zamanda çocuk bayramıda''
düşüncelerinin arasında sarkaç gibi gidip gelirken...
dank etti görüntü...
len bu bizim balkon...
bayrağın kenarından bakanlar korsiyle feriş...
insanoğluna metrelerce zıplama kabiliyeti verilseymiş keske...
zıpla al balonları yok et uçur filan...
çok seri hemde çok fazla seri
kendi etrafımda bir tur dönüp
kim gördü kim görmedi kontrolü yaptım...
hee evet insanlar,çevre,toplum,konu,komşu
üstelik birde el olan alem ne dedi bıdı bıdısı...
sonra ezbere aldığımız ''elalem ne derse desin asıl önemli olan sensin'' bikbiki...
hikayedir tabi hepsi...
her abuk olayda şöyle bi bakıyoruz etrafa...
bu düşünerek aşılacak bir konu olsa aşmıştık bile çoktan...
yoksa aşmamış mıydık...
kaldırıma takılıp düşenlere bakın...
önce dizini kolunu mu kontol ediyor...
yoksa etraftaki insanlardan kaçının görüp görmediğini mi....
iki grupta toplarsak bu düşenleri
düştüğü anda lastik top gibi ayağa fırlamışsa...
çevrede kimsenin olmadığına inanmıştır...
ve bir münasebetsiz gelmeden ayağa kalkmak istemiştir...
yok eğer düştüğü yerden kalkmayıp üstüne başına bakıp
''hahaha ayyh ben düşene çok gülerim kendimede gülerim şekerim''
diye şen kahkahalar atıyorsa...
kesinlikle ya bir plazada ya otelde ya meydanda düşmüştür etraftaki yağmur gibi kalabalığın
3 ü 5 ide yardıma gitmiştir...
vermek istediği mesaj
''bak bak kendimle dalga bile geçebiliyorum böyle şeyler çoook sıradan''
dır...
sokaktaki can'lara bir kap su birazcıkda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...
birde gruplar üstü acaip insanlar vardır büyükpatron gibi...
düştüğünde avazı çıktığı kadar bağırıp yardım istediğinden
gören görmeyen duyan duymayan toplanır başına...
çevrede ilgilenmeyen 3-5 kişi kalmışsa,
sesinin onlara ulaşmadığını düşünüp daha da fazla bağırır...
yazın arazide düşmüştü...
canhıraş bir feryat koptu
yerde yatmış bacağını tutuyor...
''bittim mahvoldum ambulans hastane ...''
sondajcı paçasını sıvayıp bakmak istedi
feryat figan dokundurtmadı
''pantolonu kesin'' diye bağırıyor...
bizim sondajcıda çok mu acil servis seyretti neyin nesiyse...
bir maket bıçağıyla dize kadar kesti pantolonu...
ne yalan söyleyeyim huyunu suyunu bilmeme rağmen
ben bile
kırılmış ve fırlayıp deriyi filan parçalamış bir kemik bekliyordum...
bir baktık 50 kuruş boyutunda minicik berelenme...
içimdeki chuky böyle zamanlarda harekete geçiyor...
sağlam bi tekme indir şu bacağa 'öyle yaralanılmaz böyle yaralanılır' de diyor...
yinede batikon sürdük...
ama ona yetmedi...
batikonu alıp boca etti o minicik bertiğe...
tepemizde beklediği zaman işin daha çabuk biteceğine inanan mimar işe yaradı bu sefer...
dönüşte arabayı patrona bıraktım mimarın arabasıyla döndüm...
büyükpatronun ne yapacağını bilmek için müneccim olmak gerekmiyor...
arabayı ofise en uzak yere parkedecek....
tüm çarşıyı kesik pantolonu ve özellikle aksamasına itina ettiği bacağıyla ağır ağır bir kaç kez geçecek
her ''vah vah nolduuu'' diyene bire bin katarak anlatacak...
bakıpda ''aa yok bunda birşey'' diyene homurdanıp terslenecek...
nitekim dediğim gibi oldu
ben ofise gittikten 1,5 saat sonra ancak geldi...
o bol bulup döküp durduğu batikon kırmızı kırmızı yol yol akmış bacaktan...
arazide takılıp bacağını sürtmüş gibi değilde sanırsın katliamdan kılpayı kurtulmuş gibiydi...
son hızla çıktım merdivenleri...
balonları bir an önce özgürlüğüne kavuşturup evin dış görünüşünü normaliteye sığdıracağım...
hediyeyse hediye napabilirim içeri alıp sönene kadar onlarla oturacak halim yok...
soruluncada feriş ipi kemirmiş derim olur biter...
ferişe sorup doğrulatacak halleri yok herhalde...
ipleri çözmek için balkona çıktım ip sandığım kördüğüm edilmiş halatımsı birşey çıktı ...
gittim maket bıçağını alıp balkona geldim...
karşıdaki balkongüzeli ''merhaba ''dedi...
bunlar en küçüğü 25 yaş civarında en büyüğü 90 yaşlarında 5 kişilik enteresan bir aile...
2 yıl önce taşındılar...
hepsi sigara içiyor ama evde değil balkonda...
yaz kış sabahları çayını tostunu kapan yine balkonda
herhalde manzaralı daire diye keklediler bunları...
onlarda para boşa gitmesin diye bütün gün balkonda bellerine kadar sarkıp kafalarını sola çeviriyorlar...
çünkü daire ancak o zaman manzaralı oluyor...
sandalyede düzgün düzgün otururlarsa manzaraları bizden ibaret...
neyse kadıncağız merhabanın ardından bir demet balon gösterdi
''sizinkiler çok güzel duruyordu bizde asacağız''
dedi...
süper...
attım maket bıçağını masanın üstüne...
sorun kendiliğinden çözüldü...
küçüğünden büyüğüne bütün saçmalıklar yaygınlaştıkça normalleşir...
bunuda ister iyiye kullanırsın ister kötüye...
kadın ve emek
yılda bir günü ''erkekler günü'' ilan edelim...
böylelikle anneler günü...babalar günü ...
yanısıra ...
kadınlar günü ...erkekler günüde olsun...
bütünlük sağlansın...
ya da...
''insanlar günü'' kutlayıp yılda 1 gün de olsa insan olmanın aslında ne demek olduğunu...
insan yavrusu olarak doğan canlının önünde ,insan olabilmek için uzun bir yol olduğunu hatırlayalım...
aslolan insan eşitliğiyse...
ayrımcılığın pozitif duruşu olmamalı...
merak etmeyin bu yazıda ...
kadının
dünyadaki işlerin % 66 sını yapıp ...
karşılığında dünyadaki toplam gelirin ancak % 10 una sahip olduğunu...
ve dünyadaki mal varlığının ise % 1 ine sahip olduğunu anlatıp..
ezilen kadınlardan bahsetmeyeceğim...
hatta 8 mart akşamı ''emekçi'' diye kategorize ettiğimiz kadınların
evde dahi çalışarak emek vermeye devam ettiğini ...
onları temsilen bazı kadınların 8 mart akşamı toplanıp yemeğe içmeye gittiğini de anlatmayacağım...
anlatmayacağım
çünkü temsilen yapılan bu tarz eylemler tuhaftır...
şimdi biri çıkıp...
beni temsilen uyusa,yemek yese...
eh oldu olacak birde assosa tatile filan gitse...
sözde ...yazıda şık dururda ...
özde küfrederim bu kadar basit...
yukardaki istatistiki bilgilere bakınca...
kadına değer verilmediğini söyleriz çabucak...
ama burda asıl konu emeğe değer verilmemesi ...
kadın ,bunun sonucu...
emeğe değer vermeyen insan yada toplumların
insana,hayvana,bitkiye filan değer vermesini beklemek fazla saflık olur...
emek dediğimizde acaip değişkendir...
bulunduğunuz yere ve baktığınız açıya göre sürekli değişir...
nasıl değişir...
anı:
2-3 yıl önce afyonda tarla,çiftlik bahçe arası bir yerdeydim...
evin sahibi kadın tarlada çalışırken...
piyango çarpıverdi birden ona ...
ben çıktım karşısına ...
kadıncağız ayranla börek getirmek için eve doğru giderken ,
tarlanın bir tarafında yeşil yeşil tanımadığım bişiler gördüm...
'bunlar ne' diye sordum...
''patates ,sök al istediğin kadar ''
dedi...
kumpiri,kızartması,salatasıyla yakından tanışırken...
sonunda yaşadığı yerlede tanışacağım...
da...
salaklığın sınırı yok ...
o yeşilliklerin sağını solunu kurcukladım biraz...
turp gibi çekince gelmeli diye düşündüm...
yapıştım bir tutam yeşilliğe biraz çektim gelmedi...
etrafa baktım kocaman tırmık gibi bişey var...
onlada olmaz ezilir patatesler...
yerleri aradım bir dal parçası buldum...
oturdum patates olduğunu umut ettiğim bir yeşillik öbeğinin başına
dibini dalla kazmaya başladım...
iki tane patates çıkardım...
sevindirik oldum...
sokaktaki ''can''lara bir kap su ,belki birazda yemek vermeyi unutmadınız değil mi...
ev sahibi geldi ayranla börekle...
sevinerek ona da gösterdim iki patatesi...
çıkarmanın ne kadar zor olduğunu filanda ekledim elbette...
gözünden yaş gelene kadar güldü ama kibar kadınmış hiç değilse bir şey demedi...
gitti o tırmıkımsı şeyi aldı...
toprağın bir ucundan soktu çeke çeke gitti...
bütün patatesler dışarda...
neymiş...
bilgide, bilgiyi pratiğe dökmekde bir emekmiş....
peki benim yaptığım ne...
o da emek...
ne yani ...
siz kolay mı sanıyorsunuz dal parçasıyla toprağı oya oya patates çıkarmayı...
emek baktığınız açıya göre de değişir ...
emekçi kadınlar tanımlaması...
ev kadınlarının bir kısmını incitiyor...
meslek sahibi kadınların bir kısmının özümsememesini sağlıyor...
oysa emeğin her türü kutsaldır...
yinede...
tuhaf bir şekilde emek deyince benimde aklıma
tarlada çapa yapan ,duvar ören,dantel ören,elma toplayan kısacası beden gücüyle iş yapan insanlar gelir...
halbuki...
mesleğini yapan,üreten,çiçek yetiştiren ,çocuk yetiştiren,yaşadığı yeri temizleyen herkes emekçidir...
bu algılama bugünün doğuş öyküsünden* kaynaklanıyor olsa gerek...
oysa emek hayatın her alanında...
aslına bakarsanız...
yaşamak bile başlıbaşına bir emek ...
düşünün şu anda kimbilir kaç insan ağır gelen bu yaşam yükünden kurtulma planları yapmaktadır...
yapmıyorsanız iyi yada kötü bir düzeniniz varsa...
zaten emek harcamış ve dahi harcıyor olanlar grubundansınız...
bazı kadın portreleri de tanımlar emeği...
ama
boşa giden emek mi...
hak edilene verilen değer mi ...
onu sadece zaman tanımlar...
***sabahın 5 inde uyanıp 2 çocuğunu ekmeğin üstüne sürdüğü margarinle doyurup
fabrikaya koşan,haftalığını alıp bakkalın borcuyla 2 göz kondunun kirasından
hangisini önce ödeyeceğini kara kara düşünen nermin ...
***sabah çoluğu çocuğu okula ,kocayı işe yollayıp...
çamaşır ,bulaşık,cam ,kapı,ütü,yemek tüm evin işlerini yardım almadan kendisi yapan yeter...
***50 çocuktan oluşan sınıfını kırmadan ,dökmeden ,incitmeden
harflerle rakamlarla tanıştıran öğretmen münevver...
***kendi içecekmiş gibi fabrikada tütün saran ,sararken de hayal kuran ladik...
ve arkadaşlarıyla direnişi tazyikli sularla durdurulan ladik...
***sabahın ilk ışıklarına kadar , yazdığı kitabın karakterlerine yolculuk yaptırırken önündeki haritayla mesafe/zaman ikilisinde hata olmamasına gayret eden alev...
***haftada 6 gün temizliğe gidip evin geçimini ve çocukların masrafını tek başına karşılayıp...
yetmezmiş gibi ,işsiz kocaya kumar ve içki parasını veren safiye...
***sabah 6 da uyanıp 4 odalı evinin her Allahın günü camlarını silen,
bütün evi çamaşırsularıyla silip parlatan ...
ve böylelikle kendini ancak unutan ...
saçını taramaya zaman bulamadan akşamı eden ...
bunca emeğe karşı kocasının başka kadınla kaçmasına hayret eden hayriye...
***gündüz patronu'nun dil yarasına , gece kocası'nın elyarasına karşın...
işyerinde işlerini , evde de kocasının jilet gibi ütülenmiş gömleklerini aksatmayan makbule...
***sabah yardımcı kadının getirdiği kahveyi içerken akşam davette giyeceği kıyafetin son ayrıntılarını gözden geçirmekten ve bütün gün iskambil falı bakmaktan yorgun düşen şermin...
hepsi emekçidir...
son portrenin ...
''sevgili dünürüm''ü seyrederken...
ekselansın...
haluk bilginerin repliği olan ve sumru yavrucuk'a hitaben söylediği...
''servet düşmanı,sefalet düşkünü'' lafını duyupda...
gülmekten çatlayarak , bana dönüp ...
'' haluk bilginerle tanıştığını bilmiyordum ''
demesiyle ...
ve benim buna itiraz etmemle,aksini kanıtlamaya çalışmamla hiç bir ilgisi yoktur
unutmadan
meraklısına özel not...
peki başka ne oldu 8 martta...
kutlamakla yas tutmak arasında kalanlara yardım olsun...
1403 - Yıldırım Bayezid vefat etti.
1917-II. Nikolay'ın tahttan inmesine sebep olacak Petrograd ayaklanması başladı.
1921 - İspanya başbakanı Eduardo Dato, Madrid'de parlamento binasından çıkarken Katalan militanlarca öldürüldü.
1965 - Vietnam Savaşı: 3,500 ABD askeri Güney Vietnam'a ulaştı.
2003 - Recep Tayyip Erdoğan, Siirt'te yapılan yenileme seçimlerinde milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi.
*8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.
26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.
İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde fakat her zaman ilkbaharda kutlanıyordu.
Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921'de Moskova'da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda gerçekleşti.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de kutlanmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanmasını kabul etti. Sendikalar yıllarca bu önemli günde kadına yönelik ayrımcılığı daha güçlü olarak dile getirdi...alıntı-wikipedia-
sn:''sevgili dünürüm'' hoş bir durum komedisi idi...
her doğru proje gibi yayın hayatı kısa sürdü...
konu ef ve de püften oluşsa da
birbirine uyumlu ve son derece başarılı bir kadroyu bir arada izlemiştik o dönem...
sedencik,08 Mart 2008, 07:17
yasaklar...
bu kelimeyi ne zaman duysam iki farklı şeyi aynı anda düşünürüm...
peşin peşinde ''insan beyni dakikada en fazla 3 şey düşünebilir''
diye ahkam kesenlere baki selam ederim...
biri...
dünyadaki abuk sabuk yasalar yasaklardır...
mesela
hartford'da ellerinin üstünde karşıdan karşıya geçmek yasaktır...
niye yasaktır?
hernekadar yasakoyucu bu yasayı hazırlarken yanında olmasam da...
muhtemelen...
eblehin biri ellerinin üstünde karşıdan karşıya geçmeye başlamıştır...
taklit'de atalarını inkar etmemeyi garantileyen diğer 2 eblehte
orjinal eblehe bakıp ellerinin üstünde kalkmıştır...
burda orjinal ve ebleh yanyana ilginç geldiyse...
her taklitçinin bir orjinal ilahı olduğu...
onu kafasından bir an bile çıkaramadığı gerçeğini hatırladığınızda...
rayına oturur...
heh işte bunlardan ilki arabanın altında kalıp dünya değiştirmiştir...
taklitçi eblehler el üstünde yürürüz sanıp yürüyememiştir...
zemin taştır kayadır vs.
veya zemin topraktırda bunlar çürük elmadır
biri kafasını patlatıp dünya değiştirmiştir
öbürü kıçını bacağını dağıtmıştır...
yasa koyucuda bunların bir tık üstü olduğundan
eller üstünde amuda kalkıp karşıya geçmeyi yasaklamıştır...
yasa uygulayıcı ,bastığın tuşa göre ses verdiğinden...
cansiperane uygulamıştır elbet o dönem ...
sonuçta abd nin vızıttırı eyaletinde amuda kalkmak yasaktır bitti...
mesela floridada da at hırsızlığının cezası idammış...
ne zamandan kalmadır ki...
ilk yerleşenlerin aralarında toplaşıp şerif seçtikleri adamın
bir seher vakti atı çalınmıştır herhalde...
o da buyurmuştur yakalananı görünce...
''asın lan bu herifi''
diye...
işte o da öyle bi yasak olmalı...
neyseki
''vayyy abd ye laf etmek hee ''
kıvamına gelmedik şimdilik...
ilki bu...
sokaktaki can'lara bir kap su birazcıkda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...
ikincisi
aklıma bir karesi bile geldiğinde
hala acı acı gülmemi sağlayan zeki ile metinin muhteşem oyunu...
''yasaklar''
bi şan'da seyretmiştim...
sonra birileri yaktı orayı...
arkasından konak'ta seyretmiştim...
hatırladıkça parodilerdeki öngörüye bir kez daha hayran oluyorum...
ve
blogspot yasağı...
digitürk'ün açtığı dava sonucuymuş...
bir iki kişi sitesinde maçları yayınlamış falan filan...
peki bize neydi bundan...
300-500 konuttan oluşan bir sitenin herhangi bir evinde cinayet işlenmişse...
ya da hap üretiliyorsa
napılıyor...
o ev koruma altına alınıyor...
sonra mühürleniyor...
komşu evlerin bilgisine başvuruluyor...
olay soruşturuluyor falan filan...
siz hayatınızda duydunuz mu
sitenin tamamının kapısına kilit vurulup...
insanların sokakta kaldığını...
herkesin birden potansiyel katil olarak etiketlendiğini...
veya
mardinde kaçak elektrik kullanan bir konut tespit edildi diye...
bütün mardinin elektriğinin kesildiğini...
bu yasak ne kadar sürer bilmiyorum...
bir sonraki yazıyı ne zaman yazarım onuda bilmiyorum...
yurtdışındakilere normal ekran çıkıyor o yüzden pek farkedilmediyse de...
yurt içinde ''........... ...... ..... engellenmiştir''gibi bir ibare var...
yani evet ey ahali siz bizi demokrat özgürlükçü filan bilirdiniz
heyhat yasaklardan bir tutam izlediniz...
evrene olumlu mesaj yollama sanatı
önce şu gereksiz uzun tatili özetlersem...
''mutlaka ama mutlaka birşey yapmalı ''
fikri,itici gücü...
meraklandırıcı,hızlandırıcı,hareket kazandırıcı ...
yanısıra sıkıcı ve çokça fiyaskocu...
çünkü ''birşey''sözcüğü bile başlıbaşına meraklandırıcı ama yanısıra fiyaskocuymuş...
hani bir şehir efsanesi vardır
''bayramda herkes tatile veya köyüne gider...
istanbul boşalır
istanbulluya kalır''
diye....
adı üstünde işte şehir efsanesi o...
mahallenin pastanesindeki sürekli boş duran o göstermelik 3 masa bile doluydu...
daha ne olsun...
bu efsane fazla yayılmış herhalde...
nasılsa istanbul boşalıyor bayramda diye...
istanbula akın başlamış...
***
geçen gün uyandığımda ensemden sırtıma kadar kaslardan biri iptal olmuştu...
yani tutulmuş...
rüzgar üfürdü...
ters hareketti filan değil
kafamın altındaki yastık yere düşmüş farketmemişim uyku sersemi
devam etmişim uykuya...
bir yastık nelere kadirmiş...
o reklamlarda ''sağlığınız için ''
diye başlayan
ve devamı
''yastıksız yatın ''
''ortopedik yastıkla yatın''
''kaz tüyü yastıkla yatın''
laflarıda üfürükmüş demekki...
alışkanlığın doğası çok güçlüymüş...
sırtım tutuldu diye tatile tatil ekleyecek halim yoktu...
iş,güç,alışveriş devam etti elbette aynı tempoyla...
dün iş çıkışı çarşıdan balık alırken...
yan tezgahtaki şallara takıldı gözüm...
şal dediysem...
satıcı öyle diyor yoksa mendilin biraz hallicesi 1-2 liraya satılıyor...
ismi bile var...
fatmagül şalıymış...
televizyonda bir türlü yakalayıp seyredememiştim...
işte böyle zamanlarda iyiki net var...
ve diziden filme temiz ve doğru çalışan bir kaç site...
mesela burası
öykü yazarı vedat türkali için ve sumru yavrucuk için birkaç bölüm seyrettim...
şal meğer...
''fatmagülün suçu ne'' dizisindeki tecavüze uğrayan karakterin olay anında üzerinde bulunan şalmış...
şimdi şalın oyasına ıcığına cıcığına bakınca kadına dair gibi gözüküyor...
peki bir kadın dizide dahi olsa
hemcinsinin başına gelen bir vakanın simgesi yerine geçmiş bir eşyayı alır mı
üstünde taşır mı...
erkekler alıyor desem...
dedim ya incikli boncuklu bişey ...
geneli takmaz...
takansa geneli oluşturmaz...
her ne kadar dizideki fatmagüle kilitlenildiyse de...
dizide aslında birde örtülü istismar var...
hani şu toplumun rahatlıkla kabul ettiği ,içine sindirdiği,kılıfına uydurulmuş türden...
bir abi var ortada...
bildiğin ya da bilmediğin oligofren...
bu kişisel bakımını anca yapabilecek düzeyde zekaya sahip abiyi
vakt-i zamanında cin gibi bir kadınla evlendirmişler...
birde çocuk olmuş bu evlilikten...
çocuk 6-7 yaşında...
babaya bakınca ise takvim yaşı 30-35
zeka yaşı 5-6...
yani zeka yaşı olarak oğlundan küçük...
bu da
istismarın örtülü ,kitabına uydurulmuş,kabul görmüş olanı olmalı...
aslında film icabı filan değil tabi ...
etrafınıza dikkatli baktığınızda görürsünüz zaman zaman...
düşük zekalı erkeklerin cin gibi kadınlarla evlendirildiğini...
düşük zekalı kadınlarında her an psikopata bağlama potansiyeli olan erkeklerle evlendirildiğini...
bir sokaktan diğerine giderken yol konusunda dahi fikirbirliği yapamayanların...
bu tip konularda
kuyumcu terazisi hassasiyetiyle ve son derece organize şekilde işbirliği yapması...
ve boyut değiştirmiş istismara çanak hazırlaması ilginç...
sokaktaki can'lara bir kap su birazcıkda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...
sonrasında...
bu diziyi ve yaprak dökümünü yazanlara ''sapık'' diyen bir vekilimiz oldu...
senaristler lapin gibi atlayıp cevap yetiştirdi yetiştirmesinede
o sapık lafının kime dendiği hala ortada...
kitabı yazanla kitabı senaryolaştıranın farkının farkındalığının ortada olduğu gibi...
vekilinki de kendi adına iyi çıkıştı...
çoğumuzun bugüne kadar bu vekilin varlığından bile haberimiz yoktu...
böylelikle...
''herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak''sözü bir kez daha yerini buldu...
çarşıdan çıkarken telefon çaldı...
arayan
3-5 zamandır görmediğim/duymadığım bi arkadaş/tanıdık...
o da bir dönem bizler gibi gülen,ağlayan,kızan,sevinen,sinirlenen,mutlu olan, öfkelenen biriydi...
sonra köklü bir değişiklik yaptı sinir ve öfkeyi çıkardı hayatından...
bi tak çıkar demonte durumu varmış demekki...
trafik tıkanır bu gülümser...
köprüde 3 saat mahsur kalırız...
o 3 saatin bize armağan edilmiş muhteşem 3 saat olduğunu söyler...
biz bakar bakar sıkış tepiş köprüde aç,susuz
ve en önemlisi
tuvaletsiz geçirdiğimiz hafif doz işkence halindeki 3 saatin
pek bi armağan tarafını göremeyiz
ama o görür...
biz kilitlenmiş trafikte arabadan inip
ayaklarımızı yere vura vura araba etrafı turlar
dişlerimizi sıka sıka söylenir...
3 dakkada bir trafiği arayıp onlarıda ortak ederiz strese...
o da karşılığında
sakin sakin koltukta oturup evrene olumlu enerji yollar trafik açılsın diye...
hangi konuda olursa olsun sonradan değişim dönüşüm geçirenlerde birden peydahlanan
müdahale etme huyu bizim arkadaştada çıktı tabi...
sinemaya gidilecektir duygusal ya da romantik komedi için diretirde diretir...
sonunda herkes kopar konudan ve kafasına göre takılır...
günlerden bi gün bir başka arkadaşın...
evinde yaptırdığı tadilatda çıkan sorunları düzeltmek için
el birliğiyle çözüm arıyorduk...
her kafadan bir ses çıktı...
sonunda bütün sorunun ustada olduğu konusunda fikirbirliği yaptık...
adam evin tüm leğenlerinde zeminlerinde harç yapmış filan...
evinde
onun sandık odası dediği...
benimse lahit adını taktığım bir yer vardı...
sonunda...
ustayı oraya gömüp kapıyada duvar örmesini önerdik...
bu evrene olumlu mesajlar yollayan sıkıldı konudan feci gerildi...
hepimizin elbirliğiyle ona gereksiz enerji yüklediğimizi söyledi...
vayyy...
her biraraya gelişimizde herkesi acaip bir rehavet basıp...
esnemekten gözümüzden yaş geldiğini düşünürsek...
yüklediğimiz enerji gereksiz değil oldukça gerekliydi bence...
olsun o gereksiz olduğuna karar verip daha az görüşmeyi tercih etti...
böylelikle bizim enerjimizde bize kaldı...
işte çarşıdayken arayan bu olumlu mesajcıydı...
öfkeden kekeliyor...
gece arabasını takozlayıp lastiklerini çalmışlar...
'şirketini ara kaskodan ödesinler'
dedim...
bişi bişi indirimi varmış onu bozmak istemiyormuş...
şimdi napıcakmış ...
__unut gitsin git yeni lastik al fena mı yenilenmiş olur...
__yok çok para tutar veremem o kadar...
__peki çıkmacıdan al...
__alamam kabak olur onlar
__git sokak sokak ara o zaman
__saçmalama nasıl bulacam...
istanbulda çalınan araba lastiklerini bulmak gibi bir yeteneğim olmadığına göre...
son çareyi söyledim...
__polisi ara ...
sende o arada evrene olumlu mesaj yolla lastiklerim gelsin'
diye...
şükür...
kapandı telefon...
bayram'dan bayram'a
yüzünü asık gördüğüm sondajcı'dan mimara sorduğumda...
__neyin var gemiler mi battı...
diye...
ve...
__haklısınız ,galiba battı...
bir kurban bile alamadım bu bayram...
cevabı geldiğinde...
bir anda içime kaynağı belirsiz bir huzur doluverdi...
siz nerelerde bulursunuz şerdeki hayrı bilememde...
ben ...
alınamayacak ve kesilemeyecek olan...
kırlarda zıplamaya devam edecek olan bir kuzuda ,koçta...
sakin sakin otlamaya devam edecek olan inekte,danada,devede buldum...
3 gün ...3 ay...3 yıl daha... herneyse...
onlarında sınırlıdır ömrü...
aynı bizler gibi...
acımasız mı...
yooo...
ama parayı denkleştiremediği için kurban kesemeyecek olanlara...
''ayy ne kadar üzüldüm'' de
diyemem ...
zaten çocukkende ...
bizim sokakta her bayram koyun alan ,arka bahçesinde kesen...
ve...
bir kurban bayramından 3 gün önce 3 katlı evinin çatısının kiremitlerini onarırken...
çatıdan düşen bir yerlerini kırıp alçılarıyla yatan akif amcamız vardı...
annem babam geçmiş olsun ziyaretine giderken...
beni çok seviyor ,bende akif amcayı çok seviyorum ona moral olur diye benide götürmüşlerdi...
tahmin edemedi tabi bizimkiler...
benim sırıta sırıta...
__akif amcaaa koyun kesemiycen bu sene oh beee ...
o da otlayıp yaşamaya devam edecekkk...
sen öbür bayramda yat böyle olur mu...
diyeceğimi ...
annemle babama baktığımda bordo rengine dönüştüklerini görünce...
tırstım biraz...
içimden chuky çıkıyor demek ki böyle zamanlarda...
ama ...
küsmedi akif amca...
bayramdan sonra camının önünde oturup iyileşmeyi beklerken,
karşılıklı camdan el sallıyorduk birbirimize...
bir gün çağırdı beni...
gittim...
__yavrum kurban bayramında aldığımız koyunlar var ya hani sen kızmıştın bana...
__hı hı...
__bak ben sana ne sorcam şimdi ...
diyelim koyun almadık bu koyunun parasıda elimizde fazla ...
bize lazım değil ,sen olsan ne yapardın...
__parası olmayan çocukların hepsine çikolata,badem ezmesi birde
düdüklü şeker ,birde cevizli şeker alırdım...
4-5 yaşın para hesabı bu kadar...
ne elektrik parası ne su...
ne de telefon parasından haberim var...
şimdiki çocuklara bakınca feci derecede oligofren bir tablo...
bir daha koyun görmedim onların bahçede...
benim aklıma uyup şekere çikolataya yatırdıklarınıda sanmıyorum...
ne yaptılar ...
gidip başka yerde mi kestiler...
parasını mı bağışladılar...
hatırlamıyorum...
anılardan , günümüze döndüğümüzde...
evet kurban tüm dinlerde ve inanç sistemlerinde vardır...
ama kurban bayramı nedeniyle...
bunun üstünden devam edelim...
mesela...
inmeseydi o koç nolurdu....
herkes erkek evladını kurban etmeye devam eder miydi...
sormuyorum...
bu sefer...
cevabını biliyorum....
çoktan terkedilirdi bu eylem...
kimsenin diniyle yaptığıyla yapmadığıyla ...
kimsenin ilgisi olamaz...
benimde olamaz...
ama bir sıralamam bir açılımım vardır...
ki bu aslında mantık olarak herkesde vardır...
mesela...
hiç bir zaman oruç tuttuğunu görmediğiniz...
soran olursa da ...
pendikte oturup herekede çalıştığı için...
her sabah servisle bir ilden diğerine geçtiği için...
__ben seferiyim bana farz değil ki
diyen ...
muhittin'in koşa koşa arifeden koç almasını ...
__ayağımda tırnak batması var yere tam basamıyorum diyen ayşen'in namaz kılmayıp...
koşa koşa arefeden koyun almasını...
__bizim borcumuz var kredi kartına ...
kızım sağolsun parfümeriye kuaföre çok harcama yapıyor ,
kredi kartı borcu olana zekat farz değil kiii ...
diyen avni'nin zekat vermeyip....
7 ortaklı dana , inek kesmesini...
anlayamıyorum tabi...
emri ...
kendi çıkarına göre uyarlayan insanlara ...
sorsam ne olur...
sormasam ne olur...
milletin namazı ,orucu filan beni ilgilendiriyor mu...
zerre kadar ilgilendirmiyor...
ister 12 ay oruçlu gezsin,ister zil zurna sarhoş gezsin...
ister çarşafa girsin...isterse çıplak poz versin...
banane...
kimse giremez araya devreye...
bahsetmemin nedeni ...
tüm hayatını dinine endekslemiş...
farzı ,vacipi, sünneti eksiksiz yaşayan,yaşamaya gayret eden...
hayat disiplinini buna göre kurmuş insanları tenzih edebilmem...
evet kurban kesiyorlar...
içimde acısa , dilimin ucuna '' yahu şunu yapmasan ''demek
gelse de..
yutkunup susuyorum...
inancı,özü,sözü ile bütünlük içinde olanlar...
bazen katılmasakda saygıyı hakederler...
işte bunun için bahsediyorum...
çünkü...
beni ilgilendiren diğerleri...
diğerlerinin kurban bayramı müslümanlığı...
nasıl bir ruh yapısıdır ki...
bilinç eksikliği mi demeliyim...
farzı atlayıp vacipi atlayıp sünnetde israr etmek...
tefecilik yapıp milletin otuna ocağına çökenin...
sünnet diye diye misvakla diş fırçalaması gibi bir olay...
***içinde var olan öldürme güdüsünün bir şekilde tatmini midir desem ...
ağır olacak...
bayramın ilk gününden itibaren tüm piknik yerlerinde cümbürcemaat yakılan mangallarda...
3 saat önce kesilen hayvanın pişirilip ,rakı eşliğinde yenmesine bakınca...
bu bir açlık demek daha doğru sanırım...
aman ne açlıkmış be kardeşim...
sadece etle doyurulan ve bir türlü giderilemeyen ne açlıkmış bu...
hani etrafa karşı...
''biz etsiz sofradan kalkmayız kardişşş''
eğilimi vardır kimi çevrelerde...
hangi çevrelerde ??
onlar mı acaba bunlar...
ama çok eskidi ,köhnedi,demode oldu bu eğilimler be ...
hani bu nedenle yapıyorsanız...
uğraşmayın boşuna ...
hayvanlarında kanına girmeyin...
eskiden 5. sınıf filmlerde...
zenginliğin ölçütü havyar yemekti bilirsiniz di mi...
heh işte ...
geçti onlar....
havyar köşebaşı marketlerinde 3 otuz paraya satılıyor şimdi...
kasmayın yani boşu boşuna ...
hem kendinizi...
hem çevrenizi...
eh birde beni...
sokaktaki can'lara bir kap su birazda yemek vermeyi unutmadınız değil mi...
kurban bayramı dendiğine göre...
kim için bayram...
kurban için mi...
yani tüm kurbanlık hayvanların bayramı mı...
postuna kırmızı yeşil sarı boyalar sürülmüş ...
yol kenarında...
taşın toprağın ortasında ...
boynundan halatla direğe veya ağaca bağlı koyunlar ...
size bayram kutluyor gibi geliyor mu...
ittire kaktıra ,kesim yerine götürülüp yere yıkılıp korkudan şok geçiren...
avaz avaz bağıran hayvanlar,bayram sevinciyle,huzurla ve mutlulukla mı ölüyorlar...
ben, bunların doğru cevabını veremem...
karşıdan bakarım ve
'mutlu değiller ' derim...
ama ...
sizde doğru cevabı veremezsiniz...
karşıdan bakıp da...
''aaa onlar çok mutlu...zaten cennetteler ,üstelik üstlerine binip geçicez köprüyü''
diyemezsiniz...
bir kaç yıl önce...
bayramın ikinci günü...
kurtulalım şehirden...
biraz nefes alalım diye şile gebze arası bir bölgede arabayı park edip ...
yürüyüşe çıktık...
geniş bir piknik alanı çıktı karşımıza...
mangallar , yemekler,eğlenceler ...
çok kalabalıktı... tahmin edememiştik...
'dönelim'
dediğimizde...
bir kare takıldı gözüme...
ordan hafızama ...
ordan benliğime kazındı...
ağaçların altında yeni kesilmiş ve dallara asılmış koyunlar...
yanlarında yanan mangallar...
ve...
ulu bir ağaç...
ağacın altında çoluk çombalaklı geniş bir aile ...
ailenin erkekleri çalı çırpı topluyorlar mangal yakıyorlar...
ulu ağaç korumaya almış dallarıyla tüm canlıları...
da
o da başaramamış...
ağacın geniş gövdesine iple bağlanmış bir koç...
henüz canlı...
bakıyor sağına soluna...
parçalanan arkadaşlarını seyrediyor...
anlamış mıdır o mangalın kendisi için yandığını...
son 10 dakikasını yaşadığını...
taşır mı hakikaten çoluk çombalak tüm aileyi cennete sizce...
demedi demeyin...
atar üstünden....
bayram elbette kutlu olsun ama kurban kısmını ayrı tutmak kaydıyla....
nasıl becereksem...
şu anda bende bilmiyorum...
***mesela başka bir grup var...
kan akıtalımda bizden akması muhtemel kanları kazayı belayı
bu vesileyle defedelim anlayışına sahip insanlarda var...
bu nedenle kurban kesenler var...
tuhaf bir itikat yapmış niyeyse....
ağacın etrafını 7 kere dönünce işlerin iyi gideceğine inanmak tarzı bir durum...
oysa...
akan kan,akacak kanı engelllemez...
hatta ...
araştırma ruhunuz varsa eminim ulaşırsınız...
kanın enerjisi çekici ve kötüdür...
çeker yani...
kimsenin hayatına felaket tellallığı yapmak istemediğim için açılıma girmiyorum...
sadece
niyetimizi kontrol edelim...
kontrolsüz niyet...
eblehlikle eşdeğer bir tablo çizer...
***okur okur...
''kurban Allaha yaklaştıran bir vecibedir'' der...
çıkar işin içinden...
anam babam ...
*sen yuvada birbirine sokulmuş
analarının gagasındaki yiyecekleri yiyerek hayata tutan yavru kuşlara bakıp...
*denizin dibinde kayanın rengine uyarak kamufle olup hayata tutunanlara bakıp...
*kurumuş bir ağacın dibindeki sürgünde yeniden yapılanan hayata bakıp...
hatta öncelikle...
*kendi yaratılışındaki mükemmelliğe bakıp...
mesela...
karıncalarında sesi vardır...
duyuyor musunuz...
hayır...
damarlarınızdaki kan inanılmaz bir gürültüyle devir daim eder ...
duyuyor musunuz...
hayır...
peki duysanız nolur...
emin olun hiç iyi olmaz...
işte tüm bu mükemmelliklere bakıp bakıp da...
göremiyor ,hissedemiyor ve yaklaşamıyorsan...
deve sürüsü kessen ne olur...
aslına astarına bakarsanız...
bayramın ilk günü koşa koşa gidip 10 dakika içinde kurban alıp da...
kesmek değildir aslı astarı ...
önceden almak...
beslemek,korumak,sevmek,duygusal bağ kurmak...
ve o duygusal bağ kurduğun canlıyı Allaha kurban etmek...
o bağın en güçlü olduğu anda ondan Allah için vazgeçebilmek...
iyice kanırtıcaz ya...
işin doğrusunu isterseniz...
bu son yazdığım yukardaki tüm argümanlardan daha doğru bir mantıktadır...
mal sahibinin kim olduğunu hatırlatır...
bunu da derinleştirmeyeceğim...
bitmeyecek yoksa bu yazı...
ancak
niye hayvan?
burdaki açılım ...
egonu ...
nefsini tetikleyip ,abluka altına alandan vazgeçmek,vazgeçebilmek...
mesela...
adamın tüm egosu sahip olduğu evlerle kilitlenmiş...
17 tane evi var...
yaşama amacı bu nerdeyse...
koyunla,tavukla,deveyle alakası yok adamın...
değil 10 gün besleyip duygusal bağ geliştirmek...
10 sene birlikte yaşasa...
kurulmuyor o bağ...
o tüm bağı sahibi olduğu evleriyle kurmuş...
çıkarıp veriyor mu bir tanesini bir yoksula...
vazgeçiyor mu Allah rızası için 17 evden birinden...
işte bu noktada onun kurbanı,evidir ...
vazgeçiyor mu...
hayır...
kaç para koyun...
300-400 lira...
koyunların danaların nesli tükenmeye başlayıp kıymete binse...
-ki yakındır...
artık nurtopu gibi anguslarımız var-
her biri, bir ev parası olsa...
alıp kesecek miydi..
hayır...
niyet-fiyat arasındaki bağ mıdır...
ya da...
yukarda yazdığım gibi...
kontrolsüz niyet eblehlik midir...
madem ki ...
öyle ya da böyle sosyal yardımlaşmadır bu olay diyen bir çoğunluk var...
o zaman hakikaten yardımlaşma olsun...
eve çoluğa çocuğa ekmek almadan
granül kahve alır mısınız...
çocuğun karnı açken
onu alıp lunaparka götürür müsünüz...
varsayalım götürdünüz...
çocuk neşeyle dolar mı o lunaparkda...
döndürelim olayı yine ailelere...
adam evin kirasını 3 aydır ödeyememiş...
elektrik kesik...
su kesik...
bütün kaynakları tükenmiş...
ev sahibi evden atıyor...
karısı 3 çocuğu ve kendi ...
sokakta kalacaklar ...
kahroluyorlar...
sen ,sana farz olan zekatı iç etmişin...
ek kartttı...bok karttı diye....
bayramda koyun kesiyorsun dosta düşmana karşı...
hatta dahada kendi altını çizmek için dana,öküz ,deve filan kesiyorsun...
diyelim üzüldün bu aileye...
her yıl yaptığın gibi hayvanın işkembesini,ayaklarını ,kafasını,kemiklerini dağıtıp...
geri kalanı kavurup kavurup ...
deepfrize tıkmadın bu sefer...
bu adama kestiğin hayvanın bir kolunu götürdün...
hatta yarısını...
veya hepsini götürüp, verdin...
ne yapacak bu adam senin ona verdiğin kurban etini ...
hiç düşündün mü...
su yok...
elektrik yok...
evden atılıyorlar....
bırak yemek yapmayı...
tarhana çorbası komşudan geliyor...
götürdüğün kurban etini ev sahibine 3 aylık kira karşılığı olarak vermeye kalksa...
ev sahibi üstüne atlayıp ,bunu keser kurban niyetine...
napacak senden gelen koyunu ,danayı bu aile ...
kuzu kapamamı yapacak...
ne halt edecek...
patatesle,balıkla,bulgurla da doyar insanlar...
ama işte kesilen elektrik ,su...
bir avuç bulgurla açılmıyor...
sokakta kalan çoluk çocuk...
üşüyor...
parasızlık yüzünden yıkılan yuvanın çocukları shçek e giderken...
son hatırladığı bayramda yediği bir tabak et olmuyor...
yanan sobanın yanında anası babasıyla huzurlu ,mutlu olduğu günleri özlüyor...
***yukarda bir paragrafla tenzih ettiğim kesime ...Allah kabul etsin...
***yanlışını görmeyip ısrarcı olana ...akıl ve selamet versin...
***bu yazı nedeniyle kafası karışmış ikileme düşmüş olan varsa...
gidin bir kaç yoksul çocuğu sevindirin...
işsiz kalmış borca batmış birine destek verin...
gücünüz el verdiğince...
erzak götürün...yapın bir şeyler...
sizi rahatlatacaksa...
''ben kurban kesecektim ama sedencik diye biri var
onu okuyunca vazgeçtim,bizim sokaktaki yoksul ailenin kira borcunu ödedim...
günahım vebalim onun boynuna ''
dersin ...
de...
onada eyvallah...
ve ...
sevgi ve saygıyla...
hayırlı,huzurlu bayramlar olsun...
sn:2005/6/7/8 kolaj
ya affetmezse...
o dayanılmaz sıcakları silen süpüren...
o serinlik
o rüzgar...
ani sevinçler gibi...
hani kamaşır gözlerin görmez olursun karanlıkları hüznün yoğunluğunu...
çakar işte öyle
ya da
kayar yıldız gibi...
gözlerin onun ışığına takılır kalır...
unutursun sonbaharın hazan olduğunu , güz olduğunu...
savrulduğunu...
her yıl unuturum ...
ve unuttuğumu farkettiren bir hatırlatmayla karşılaşırım...
oysa
çoğunlukla
serinliğiyle hoş...
kalanıyla kabus gelirdi sonbahar...
yine değişmedi bu döngü...
irma
ilkzamanlar...
annemin sokakta baktığı 'can'lardan biriydi...
3 yıl önce annemin ev -kedi kadrosuna dahil oldu...
15 yaşındayken giden arap'tan sonra lolipopada arkadaş oldu...
önce uyuma amaçlı geldi eve...
uykusunu alınca giderdi...
veterinerin söylediğine göre 6-7 yaşlarındaymış....
kimse ona hiçbirşey öğretmedi...
sokakların bilgeliğine sahipti...
sonra bir gün gitmedi...
işte o gün bugün 3 yıldır annemdeydi...
geçen hafta yemez içmez olduğunda kontrol eden veteriner hekim...
iki tane çürük ve acı veren dişi olduğunu,çekilmesi gerektiğini bu yüzden yiyemediğini söyledi...
anestezi öncesi tahliller yapıldı
iki çürük dişi çekildi...
sadece
rahat rahat yemeğini yiyebilsin istemiştik...
ve tahlillere rağmen ani gelişen solunum tablosundan 10 yaşında kaybettik irmayı...
4 ekim onların günü...
senede bir gün...
sevenler...
hayatlarını,ekmeklerini ,sularını onlarla paylaşanlar ne demek
istediğimi çoktan anladılar bile...
4 ekim hayvanları koruma günü...
lafta,sözde ,kağıt üstünde kalan günlerden biridir aslında...
çevrenize baktığınızda korumanın yine insanı korumaya yönelik olduğunu farkedersiniz...
aksi takdirde nasıl açıklanabilir ki...
arabayla bir kediye bir köpeğe çarpıp gaz kesmeye bile gerek duymadan basıp giden sürücü...
hayvan itlafı...
yakılan hayvanlar...
eziyet görenler
kavurucu sıcakta ,susuzluktan ölmek üzere olan hayvandan esirgenen bir kap su...
dondurucu soğukta yemek bulamamış hayvandan esirgenip
40 düğümle ağzı bağlanıp çöpe atılan ama ille hayvanlardan esirgenen yiyecekler...
gülerek,zevk alarak sopalarla taşlarla öldürülen yavru ayılar...
yazlığa giderken ...
''ayy bizim çocuk çok istiyoo alalım bi yavru köpek bariii ''
diyerek alınan...
3 ay yazlıkta çocuğa oyun arkadaşı olup...
evin sıcak ve korunaklı ortamına iyice alıştırıldıktan sonra
tatil sonunda
ya bir dağ başına
ya da
yol kenarına terkedilen köpekler..
o köpek...
''beni bırakma... ben çok sevmiştim seni ,çok alışmıştım size'' dese...
duyarmısınız?
geçen bazı arabalara havlamasının nedeninin...
oraya sahibi/dostu sandığı insanlar tarafından,bir araba yolculuğu sonrası bırakılması
ve onların kendisini almak üzere geri geldiklerini sanması olduğunu bilir misiniz?
ezik insanlar tarafından potansiyel suçlu muamelesi gören hayvanlarda var tabi...
hani işyerinde şef inden müdür ünden yediği fırçayı
akşam evinde çocuğunu döverek hazmetmeye çalışan ezikler var ya
işte onların oluşturduğu bir kategori bu ezikler...
mesela...
yan apartmandaki kabadayı bozuntusu herif...
her gördüğü yerde kızına laf atıp...
karına ilk defa insan görmüş gibi bakıyorsa...
o sinirle dışarı çıkıp sokak köpeğine tekme atman...
aslında...
kendi onuruna attığın tekmedir...
yetiversin yüreğin bir seferliğinede...
git o herife at tekmeyi...
hayvana attığın tekme...
sadece acizliğinin kamuya ilanıdır...
hepsi bu...
bir ömrü birlikte yaşamak istemeyebilirsiniz...
sevmeyebilirsiniz...
korkabilirsiniz...
hepsine amenna...
ama
eziyet ederseniz...
yaşam hakkına saygı duymazsanız...
ya da
eziyet etmezde...
yapılan eziyete aklınız fikriniz yerindeyken ,eliniz ayağınız tutarken seyirci kalırsanız...
tarafsızsanız...
sorun vardır...
yaşam hakkının kutsallığı söz konusu ise...
tarafsız kalamayız biliyorsunuz değil mi...
dante yi hatırlayın...
''cehennemin en dibi tarafsızlara ayrıldı''
yemek ,su,yaşam hakkına saygı derken...
aslında baştan başlamak gerekiyor...
önce günlük konuşma dilinin ezberini bozmak gerekiyor...
adamın eli sarılıdır...
sorarsın...
__geçmiş olsun noldu düştün mü
__şey afedersin bizim eşek tepti''...
bahçeye ıspanak almaya gidersin...
kadın telaşlı telaşlı bir yere gidiyordur...
__nereye
dersin...
__şey afedersin ...bizim malı sağmaya...
__mal ??
__yani afedersin ineği sağmaya...
adam sabah sondaja gelir...
akıl bin karış havada...
''doğru düzgün yap şunu'' diye püskürürsün...
yanına gelir ...
__uykusuzumda ondan kusura bakmayın hemen düzeltiyorum...
__niye?beşik mi salladın sabaha kadar...
__yok şeyy afedersiniz köpekler uludu mahallede uykum kaçtı....
şimdi bu noktada anlaşalım...
bu ...
__afedersin kedicim ...
__afedersin köpekcim ...
filan
diye hayvanlardan dilenen bir özür değil...
''afedersiniz Seden hanım, bizim eşek yapmış''
başlığı altında...
hayvanların arada çıkardığı muzurluklar adına insanlardan dilenen özür hiç değil...
ki
hayvanlar insanı temsilci seçmezler özür için...
zaten insan kendi özrünü, kendi dilese ömrü yetmez...
bu sadece bir türün yada türün alt gruplarının ismini zikrederken
başına koyulan ilginç bir kelime...
hani bu türün adı bile mide bulandırıyor ya...
pis birşey ya...
pis olduğu için ismini zikrederken mide bulandırıcı olma ihtimali üstüne oynuyor...
özrü peşin diliyor
ve ''affedersini ''yapıştırıyor...
verilecek cevap kolay...
''affetmiyorum lan ''
bitti...nokta...
derin bir sessizlik oluyor...
sonra cılız bir ses yükseliyor karşı taraftan...
''nasıl yani''
tecrübeyle sabittir...
deneyin...
halbuki...
tecavüzden içerde yatan abuzittini anarken ,
kimse kalkıp da ''afedersiniz abuzittin dedi ki''
diye başlamıyor konuşmaya...
bir tür ...
tür olarak affedilmeyi gerektirecek ne yapmış olabilir...
hiç bir şey...
türün mü affedilmesi isteniyor...
ya da...
yaradan hayvanları yarattığı için...
bir kısım çok bildiğini sanan cahil ...
Allah bu hayvanları yarattı diye insanlardan onun adına mı özür mü diliyor...
hani olur ya...
had sorunu vardır bazı insanlarda malum...
yaradan adına özür dileyen hadsizlerde var mıdır...
vardır herhalde...
elbette onlar ağız alışkanlığıyla söylediklerinin bu anlama geldiğini sorgulamasalar dahi...
kullandıkları kelimeyi de enine boyuna sorgulamadıkları çok açık...
insana insan demek...
masaya masa demek
suya su demek ...
kadına kadın
erkeğe erkek demek ...
nasıl ki özrü ve''affedersin''demeyi gerektirmiyorsa...
hayvana hayvan
köpeğe köpek
kediye kedi
fareye fare demekde ''afedersin'' kelimesini gerektirmiyor...
Allahın yarattığı bir mahlukun adını zikrederken niye af diliyorsun ...
yıllarca sağa sola küfür olarak ettiğin için mi...
mesela...
hayatını uyuşturucu pazarının başında oturarak kazanan birine...
''eşşekoğlueşşek'' demenin neresi küfür...
olsa olsa iltifattır...
da
o layık mıdır bu iltifata...
türe lüzumsuz temsilci olup...
isimlerini zikrederken durduk yere özür dilemeyi bırakalımda...
sineğin,arının kedinin vs.nin ekolojik dengedeki varlığına ve önemine bakalım...
bir gün yaratıcının canı sıkılıp,
iş olsun diye
ya da
bize maskara olsun diye
gereksiz yere hayvanları yaratmış olamaz di mi...
doğayı birimlere ayırıp kafamıza göre davranamayız...
insanıyla,hayvanıyla,ağacıyla,bitkisiyle,suyuyla bütünü korumak,saygı duymak zorundayız...
birlikte yaşayabilmeliyiz...
birlikte yaşayabilmenin ön koşulu ise saygı...
hani şu insanlar arasında da olması gereken...
ve...
insan olmak süreçtir...
güçsüze şefkatle,koruyarak yaklaşabilmek ise sadece en basit ilk adımıdır...
onlar anlar karşıdakinin niyetini endişe etmeyin...
koca bir sürüyü başarıyla idare eden kangal ...
sizin niyeti haydi haydi anlar...
sanırım 3 yaşında filandım atlar avucumdaki şekeri yerken...
dilleri avucumdan büyüktü...
düşünüyorumda...
sanırım ...
boyumda atın bacağının 3 te 1 i filandı...
altlarından geçtiğimde kafamı eğmem bile gerekmiyordu...
eh biliyorlarmış işte niyeti...
işimize geldi mi biz Devlet-i Alî Osmanlının torunlarıyız...
Fatihlerin Kanunilerin evladıyız diye başlayan arkası gelmeyen nutuklar atarız...
o zaman uygun davranmak lâzım, hayran olduğunuz alî osmanlıya...
karda buzda yaban hayvanları aç kalmasın diye dağ başlarına ulaştırılan yiyecekleri...
benim dışımda...
kimsenin nedense torunu olmaktan pek hazetmediği deli İbrahimin havuzdaki balıkları beslemesini...
Fatihin atına düşkünlüğünü...
unutmamak lâzım...
Gazi Süleyman Paşanın* gelibolu bolayırdaki türbesine gidin bir bakın ...
Süleyman paşanın yanında iki mezar daha vardır...
vasiyeti üzerine çok sevdiği atı ,paşadan sonra ölünce yanındaki mezara defnedilmiştir...
diğerindede lalası yatar...
vefaya bak...
güzel bir kıssa vardır...
o zamanların...
din ulemaları...
''hocam hocammm oruçluyken kocam elimi tuttu orucum bozulmuş mudur sizceee''...
türünden IQ su 30 luk sorularla ...
canlarından henüz bezmedikleri için...
Kanuninin sorduğu sorular gibi sorulara verdikleri cevaplarla...
hem aydınlanmayı, hem inceliği, hem derinliği izah etiklerini anlamak adına önemli bu kıssa...
Kanuni Sultan Süleyman, Şeyhülislam Ebusuud Efendi’den,
manzum bir beyitle, Topkapı Sarayının bahçesindeki meyve ağaçlarına zarar veren karıncaların ...
yok edilmesinin dinen mümkün olup olmadığını sormuş...
''Dırahta ger ziyan etse karınca
Günah var mıdır ânı kırınca?'' **
Şairliği de bulunan Ebusuud Efendi, manzum soruya manzum bir cevap vermiş:
''Yarın Hakkın divanına varınca,
Süleyman’dan hakkın alır karınca''...
sn1: *
Gazi Süleyman Paşa İkinci Osmanlı hükümdarı Orhan Bey’in büyük oğludur.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Gelibolu’ya geçerek önce Çimpe kalesini fethetmiş...
ardından bütün bölgenin Osmanlı topraklarına katılmasını sağlamıştır...
sn2: **
bahçede ağaca zarar verse karınca
günah olurmu onu öldürünce...
sn3: bir kap su,biraz yemekle ya da tedaviye ihtiyacı olan bir can'a yardımla bugünü analım...
bunlara imkânımız yoksa bile...
göstereceğimiz şefkat,sevgi...
kafalarını okşamak imkân dahilindedir her zaman...
ekin idim oldum harman
Ecel gelir Hak'tan ferman
Can çekilir kalmaz derman
Ekin idim oldum harman
Savursunlar yele beni
Gayet güzel yağan,sonra canı sıkılıp duran...
sonra yeniden başlayan bir yağmur.
Puslu hava...
arazidede üşüdüm zaten.
Erken döndüm eve...
ısınma amaçlı sıcak bir duş aldım ve elbette daha çok üşüdüm...
ateşim mi var ne...
yoksa boğazımda mı yanıyor...
gidiyor kalktı göçümüz
gülmez, ağlamaz içimiz
insan olmaktı suçumuz
hasan dağı, insan olmak
hiç önemli değil...
bu serin havayı yaşadım üstüme birşeyler alma ihtiyacı duydum ya , gerisi boş...
bir kitap lâzım bana...
elime alıp satır satır okuyacağım...
15-20 sayfa sonra bir şey anlamadığımı görüp başa döneceğim anlamayacağım bir kitap ...
hep başa dönmemi sağlayan bir kitap lâzım...
gözlerim yorulsun ,bedenim yorulsun ki ...
beynim durulsun...
İşte bu yüzden anlamayacağım ya da umursamayacağım satırlar lâzım.
Şu karşı yaylada göç katar katar
Bir güzel sevdası serimde tüter
Bu ayrılık bana ölümden beter
Geçti dost kervanı eyleme beni
Gider isem bu il sana yurt olsun
Münafıklar aramızda kurt olsun
Ben ölürsem yüreğine dert olsun
Geçti dost kervanı eyleme beni
soğuktan kakırdasam,elim,ayağım burnum donsa...
gık demem...
doğru tespit ben sıcağı sevmem...
hemde hiç sevmem...
metabolizmam tepetaklak olduğu gibi ruhumda olumsuz etkilenir sıcaktan...
kalın birşeyler giydim...
kitabımı aldım ,deli deli esen rüzgara verdim kendimi...
kitabı merak ettiniz di mi...
osmanlı mutfağı...Türabi efendi...
elbette başka sıkıntım kalmamış gibi gidip de bu kitabı almadım...
geçen yıl tüyapta bir yayınevi hediye etti...
adet yerini bulsun diye okur gibi yapıyorum...
elbette sorun kitapta değil,bende...
ve
şans işte açtığım sayfalarda...
sakatatlı yemek tarifleri çıktı önüme...
10 gün çıkmaz şimdi aklımdan...
otururken hatta yemek yerken gelir aklıma ki , salata bile yiyemeyeyim midem bulansın diye...
Nesini söyleyim canım efendim
Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim
Arzuhal eylesem deftere sığmaz
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim
Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara halini kimse bilmiyor
Padişah sikkesi selam vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim
Serdari halimiz böyle n'olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akıbet dağılır elimiz bizim
içerde bir yerlerde remziye var ...
ortalığı topluyor veya temizlik yapıyor...
geçenlerde içi yünle doldurulmuş 3 koca yer minderini söküp
yünlerini yıkayıp kurutup ,doldurup tekrar diktikten
sonra...
evet niyet iyiydi de
sonrasında ...
yünler tam kurumamış herhalde...
küflenmiş mi birşeyler olmuş...
puf puf bir malzeme var yastıklara konan...
ondan almış ...
şimdi onunla uğraşıyor...
Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver anları
Bana seni gerek seni
kendime garip bir çay yaptım kuşburnu ,adaçayı ,nane,çubuk tarçın ,zencefil...
ondan bir bardak aldım...
ve elbette müzik dinliyorum...
sonra
demliğe bir tane karanfil attım...
niye attım bilmem,görünce aklıma geldi herhalde...
2. bardak berbat olmuştu...
içemedim döktüm...
çalışmam lazım...
bir sürü evrakla dökümanla uğraşmam lazım...
Gel benim sarı tamburam
Dizler üstünde yatıram
Yine kırıldı hatıram
Ben anın'cin inilerim
eskiden yağmur yağınca...
burnumu cama yapıştırıp saatlerce hayran hayran seyrederdim...
meleklerin gözyaşları olduğunu sanırdım...
şimdi ise yağmaya başlayınca
kuraklık varsa
'acaba barajlarda az da olsa bir birikme varmı' ?
kuraklık yoksa
'şimdi hangi ıslah edilmeye çalışılınıpda edilemeyen dere taştı
ölen kalan var mı'
diye düşünürken yağmurun keyfinide ıskalar olduk...
sokaktaki can'lara bir kap su birazcıkda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...
tuhaf bir durum bu...
en sevdiğin pastadan bir çatal alacakken
şimdi bunun içine hangi ucube yağı koymuşlardır ki diye düşünüp geri bırakmak gibi...
eline aldığın meyvayı ısırdığında şeytanın kulağına
'' hormon varmı hormon ''diye fısıldayıp
boğazında kalması gibi...
tadına varamama durumu...
zahid bizi tan eyleme
hak ismin okur dilimiz
sakın efsane soyleme
hazret'e varır yolumuz
başımda dikildi Remziye...
__al bu ilacı iç...
elinde tavuk yumurtası kadar birşey...
__bu ne remziye
__gripin ,bilmiyon mu...
__nerden buldun bunu...
__bende bir sürü var...çantamda dolu,iç iyileşirsin...
__Allah razı olsunda ...asıl bunu içersem giderim öbür tarafa ,bu ne be yutulurmu bu...
__yutulur tabi çocuklar bile yutuyor...istersen iğne yapayım...
__yok artık deve...ne iğnesi be onu da mı yapmayı biliyorsun...
__hee tabi ...benimki askerde sıhhiyeciydi,orda öğrenmiş banada öğretti...
eh böyle yürüyor demekki işler,
oyuncuyla evlenirsin oyuncu olursun
gazeteciyle evlenir ,gazeteci olursun...
şairle evlenir,şair olursun...
siyasetciyle evlenir milletvekili olursun...
remziyede sıhhiyecilik öğrenmiş demek...
ne gam...
___türkü de mi bunlar kim söylüyo...
__Ruhi Su ...bilirmisin...dinledin mi daha önce...
__yok bilmem ama sesi çokmuş gürmüş...
__çoktur çok..
sayılmayız parmağ ile
tükenmeyiz kırmağ ile
taşramızdan sormağ ile
kimse bilmez ahvalimiz
öğrenciydim Ruhi su öldüğünde...
bazen bir kişinin kaybı çok azaltır dünya nüfusunu...
böyle bir kayıptı...
boşluk yaratanlardan...
resitalleri zorlu izinler sonucu gerçekleşirdi...ama bu da yetmezdi...
gelenlerde zorlu uğraşlar aramalar sonucu girebilirdi salonlara.
eh cenaze törenide bu zorlama durumdaki zorlukların devamı oldu zaten...
yıllar geldi geçti...
çok sular aktı köprülerin altından...
türküleriyle ayna tuttuğu insanların bir kısmı tanımıyor bile...
tanımaz elbet...
Ben varmam inekliye
Yoğurdu sinekliye
Allah nasip eylesin
Omuzu tüfekliye
ünledim ayşe diye...
odayı döşe diye...
ünledim fatma diye
kaşların çatma diye...
resitallerde ayşe-fatma diye özüne sadık olarak başlar sonra kendisine eşlik eden bazı öğrencilerinin ya da yetiştirdiği korodakilerin adını
söyleyerek eklemeler yapardı Su...
kimbilebilirki yaşasaydı başka tamamlamalarda yapılırdı belki...
22 eylül 2007
sn1:yukarda birbirbirinden kopuk gibi duran dörtlükler...
20 eylül 1985 de kaybettiğimiz ustanın
''ekin idim oldum harman ''albümündeki eserleridir...
Pir Sultan Abdal'dan Serdari'ye...
kendi çalışmalarından,Yunus Emreye uzanan geniş bir yelpazededir...
ölüm yıldönümünde anarken ustayı...
türküleri birde bu yorum ve bu sesten dinleyin derim...
sn2: Mehmet Ruhi Su, 1912 yılında Van'da doğdu.
Memur olarak çalışan babasının tayini ve ataması vesilesiyle Van'a yerleşti
ve çocukluğunun büyük bir bölümünü burada geçirdi. Genç yaşlarda babasını ve
kısa zaman sonra da annesini kaybetti. Çocukluğunun geri kalan ve gençlik yıllarını
yanlarına verildiği yoksul bir aile ve daha sonra da öksüzler yurdunda geçirdi.
Adanada okurken, Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na (Musiki Muallim Mektebi)
girmeyi başardı.
1942 de Ankara Devlet Konservatuarını`nın Şan bölümünü bitirdi.
Aynı yıllarda sırasıyla Ankara Cebeci İkinci Ortaokulu`nda sonra Hasanoğlan
Köy Enstitüsü nde müzik öğretmenliği yaptı.
Cumhurbaşkanlığı Orkestrası na seçildi,
konservetuarın opera bölümünde de okudu ve daha sonra da Devlet Operası nda çalıştı.
Türk Opera Sanatı'nın temelinde Ruhi Su'nun da katkısı büyüktür.
Ankara Radyosu`nda onbeş günde bir yayınlanan türkü programları düzenledi; Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi`nde büyük bir koro oluşturdu.
1951 TKP tevkifatı dolayısı ile hapis yattı. 1960'ta İstanbul da
Taksim Belediye Gazinosu nda sahneye çıkan Ruhi Su,
bir yandan da halk türkülerini kaydedip, arşivleme görevini üstlendi.
Bu arada radyoda da 'Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor' anonsuyla sunulan
bir radyo programı yaptı. Bu programlardan birinde söylediği
"Serdari Halimiz Böyle N'olacak? Kısa çöp uzundan hakkın alacak" türküsü nedeniyle radyodaki
işine son verildi.
Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular yüzünden aleyhinde kampanyalar başlatılan
ve işini kaybeden sanatçı, türküleri derleyip, yeniden yorumlama işine kendi başına devam etti.
1975'te Dostlar Korosu’nu kurdu.
Aydınlara türkü dinlemeyi öğreten kişi olarak da bilinir.
Ruhi Su, 12 Eylül yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı
ve 20 Eylül 1985'te öldü. Mezarı İstanbul Zincirlikuyu'dadır.
Ruhi Su'nun cenaze
törenine binlerce kişi katıldı ve cenaze 12 Eylül döneminin ilk büyük kitle
gösterisi haline dönüştü.
Cenazede gözaltına alınan 163 kişi İstanbul siyasi şubede
15 gün süreyle gözaltında tutuldu.
alıntı-wikipedia








